|
DİVAN EDEBİYATI:
Divan edebiyatının temeli Arap edebiyatının üzerine
kurulmuştur. Bu edebiyat, eski bir uygarlığa sahip ve o ölçüde eski ve
geleneksel bir edebiyatları olmasına rağmen, öncelikle İran edebiyatını
etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak X. Yüzyıldan başlayarak
Arap edebiyatının etkisi altında Farsça'da yeni bir edebiyat
biçimlenmeye başlamış ve bu durum giderek, İslami nitelikte ve tamamen
değişik bir yapıda yeni İran edebiyatının doğmasına yol açmıştır.
IX. yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisi altına giren Türkler de aynı
uygarlık ve kültür çemberi içinde kalmış ve İran'da gelişen bu edebiyat
Türk ülkelerine de kısa sürede yayılmıştır. Çağ bakımından Acemlerle
sıkı ilişkiler içinde bulunan Türk hakanları, Acem saraylarının
gösterişli ve özenli hayatlarına uzak kalmadıkları için, böyle bir
hayatı kendi saraylarında da kurmaya başlamışlar; buna paralel olarak
da aydın Türk şairleri bu hayatı Türk saraylarında dile getirmişlerdir.
Böylece ortak inanç ve düşüncenin oluşturduğu ürünler, İslamlığı
kabul eden bu ülkelerde, özellikle Türklerde ulusal nitelikler bir yana
bırakılarak yeni bir edebiyatın gelişmesine yol açmıştır.
Divan
edebiyatına Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Klasik Türk
Edebiyatı gibi adlar da verilmektedir. Ancak şairlerin şiirlerini
"Divan" adı verilen bir kitapta toplamaları nedeniyle, genellikle
"Divan Edebiyatı" diye bilinir.
Divan edebiyatı, temel kaynaklar
bakımından Kur'an, hadis, peygamber ve evliya hikayeleri, İran
mitolojisi, tasavvuf, batıl ve gerçek bilgiler ve yerli öğeler gibi
çoğunlukla İslamlığa bağlıdır.
Divan Edebiyatının Özellikleri:
1. Dil, Arapça ve Farsça kelimelerle ve bu dillerin dil kurallarıyla oldukça yüklüdür.
2. Arap nazmının ölçüsü olan aruz ölçüsü kullanılmıştır.
3.
Divan edebiyatında nazım birimi beyittir. Düşünceler mutlaka bir beyit
içine tamamlandığından, beyit başlı başına bir bütün olara kabul
edilir. Beyitler arasında konu birliğinin bulunması şart değildir.
4.
Çoğu Arap ve Fars edebiyatlarından alınan kaside, gazel, kıta,
musammat, rubai, mesnevi, terkib-i bent v.b. gibi birtakım değişmez
nazım biçimleri kullanılmıştır.
5. Duygular, düşünceler ve kavramlar, tüm şairler tarafından ortaklaşa kullanılan "mazmun"larla ifade edilmiştir.
6. Klasik edebiyatta çeşitli konular ele alınmıştır. Şiirler işledikleri konulara göre şöyle adlandırılmışlardır:
a) Allah'ın birliği konusunda yazılanlar tevhid,
b) Allaha yakarış şeklinde olanlar münacaat,
c) Hz. Muhammed'i övmek veya onun şefaatini istemek için yazılanlar naat,
d) Din ve tarikat ulularını veya herhangi bir büyüğü övmek için yazılanlar methiye,
e) Kişilerin kusurlu ve eksi yönlerini ele alarak oları yermek için yazılanlar hicviye,
f) Hz. Muhammed'in doğumu ve mucizeli hayatını anlatanlar mevlid,
g) Ölüm korkusunu işleyerek, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü belirtmek için yazılanlar ise mersiye adını almışlardır.
7.
Bu dönem sanatçıları, şiirlerini sanat güçlerini göstermek için
kullanmışlar, anlamdan çok şekil ve ifade özelliklerine önem
vermişlerdir.
8. İşlenen konular genel olarak, aşk, şarap, kadın,
güzellik, tabiat, din ve tasavvuf, rindlik, hikmet, münacaat, na't,
methiye, hicviye, mersiye gibi konuları ortaklaşa işlemişlerdir.
9.
Bunun sonucu olarak Divan şiiri, öz ve biçim bakımından taklit ve
eldeki örneklerle yetinen, gerçek hayatla ilgisi kopmuş, "kitabı" ve
"zihni" olmaktan öteye gidememiştir.
MİLLİ EDEBİYAT: 1980
Meşrutiyeti'nin ilan edilmesinden sonra edebiyatta "milli kaynaklara
dönme" düşüncesi doğmuştur. "Milli kaynaklara dönme" sözüyle, dilde
sadeleşme, aruz ölçüsü yerine hece ölçüsü kullanma ve yerli hayatı
yansıtma amaçlanmıştır.
Dilde sadeleşme hareketi, 1911 yılında
Selanik'te Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından
çıkarılan "Genç Kalemler Dergisi"yle başlar. Ömer Seyfettin'in "Yeni
Lisan" adlı dil üzerine yazdığı makalesinde ileri sürdüğü "konuşma
dilinin yazı dili haline getirilmesi, yabancı dil kurallarının atılması
ve konuların yerli hayattan alınması" yolundaki düşüncesi, kısa zamanda
tutulmuş ve Milli Edebiyatın kaynağını oluşturmuştur. Ömer Seyfettin,
hikayeleriyle de bu dilin en güzel örneklerini verir.
Aruz ölçüsü
yerine kendi milli ölçümüz olan hecenin kullanılması savı, Mehmet Emin
Yurdakul'un 1897 Yunan Savaşı dolayısıyla yayımladığı "Türkçe Şiirler"
kitabı üzerine ortaya atılmış; bu, Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın güçlü
şiirleriyle desteklenmişse de, 1917 yılında "Şairler Derneği" adı
altında bir araya toplanan ve hecenin savunucuları olan şairlerin
sayesinde yaygınlaşabilmiştir.
Öte yandan hece ölçüsünün
yaygınlaştığı bu dönemde hiçbir edebiyat topluluğuna bağlı olmayan;
geçmiş çağların şiir diliyle, o çağların yaşayışına ve büyük
zaferlerine duyduğu özlemi manzumeleriyle dile getiren Yahya Kemal
Beyatlı, şiirde yeni bir klasisizm yapar; güçlü ve ünlü manzumeleriyle
geniş bir edebiyat ve okuyucu çevresini etkisinde tutar. Onun gibi
bağımsız bir sanatçı olan Mehmet Akif Ersoy, din konuları yanında,
yerli hayatımızı, törelerimizi güçlü dizeleriyle yansıtır ve Tevfik
Fikret'in nazmı nesre yaklaştırma hareketini daha ileri boyutlara
ulaştırarak, şiire konuşma dilinin doğallığını kazandırır. Ahmet Haşim
ise, şiirin nesre asla çevrilmesi mümkün olmayan bir nazım olduğunu
savunur ve sözden çok musikiye yakın olması gerektiği görüşünü
savunarak aruz ölçüsünü kullanmakta devam eder.
1908-1918 yılları
arasında şairlerin çoğunlukla bireysel ve günlük temaları işledikleri
görülür. Toplumsal içerikli konular Mehmet Akif Ersoy ile Mehmet Emin
Yurdakul'un şiirlerinde yer alır.
Milli edebiyat sanatçılarının,
"yerli hayatı anlatma" yani, Doğuya ve Batı'ya değil, kendi milli
kaynaklarımıza, tarihimize yönelmeleri, taklitten kurtulmaları,
hayalden çok gerçeklere, gözleme önem vermeleri gerektiği ilkeleri
üzerinde birleştikleri görülür.
Genel Özellikler:
Dar
anlamda "Milli edebiyat" sözünden; Ali Cenap ile Ömer Seyfettin'in
1910'da Selanik'te çıkarmaya başladıkları "Genç Kalemler" dergisiyle
gelişen ve aşağıda kısaca belirtilen görüşleri uygulama alanına koyan
hareket anlaşılır: Şöyle ki;
a) Türkçe, bağımsız, sade ve yalın olmalıdır. Yabancı sözcük ve kuralar dilimizden atılmalıdır.
b) Yerli ve ulusal değerlerimiz işlenmelidir. Ne doğu, ne batı taklit edilmelidir.
c) Ulusal ölçümüz hece ölçüsüdür.
d) Sanat toplum içindir.
FUZULİ (1490-1556)
Asıl adı Mehmet'tir. Bağdat civarında doğmuştur. Bayat boyuna mensup
bir Türk'tür. Fuzuli'nin yaşadığı devrede eski bir ilim, sanat merkezi
olan Bağdat problemli bir dönemden geçiyordu. Fuzuli'nin ömrü bu
karışıklık merkezinde sıkıntılı bir halk arasında geçmiştir.
Bütün
ömrü boyunca kıymeti bilinmemiş, layık olduğu itibar ve iltifata
kavuşamamış olan Fuzuli'nin hayat ve şahsiyeti üzerinde yaşadığı
muhitin ve bu muhitte meydana gelen değişikliklerin büyük rolü vardır.
Yaşadığı
devirde kıymeti takdir edilmemiş olmakla beraber, ölümünden sonra geçen
asırlar boyunca, şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına
yayılmış, okunmuş, sevilmiştir. Bu bakımdan ancak Nesimi ve Neavi ile
mukayese edilebilir. Hatta ikisini de geçmiştir. Fuzuli, aydını, halkı,
tekke ve tarikat muhitleri, sarayları ile bütün Türklüğe mal olmuş bir
şairdir. Şüphesiz, Türk Edebiyatı'nın en büyük şairidir. Lirik şiir
vadisinde yeri dünya klasikleri arasındadır.
Ali Şir Neavi ve
diğer emsalleri gibi o da büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda
büyük bir bilgindir. Arapça ve Farsça'yı o dillerde şiirler yazıp divan
tertip edecek kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıb ve din ilimlerinde
sağlam ve derin bir bilgisi vardır. İlimsiz şiir olmayacağı
kanaatindedir. Türkçe Divanı'nın önsözünde "İlimsiz şiir, esası
(temeli) yok duvar gibi olur ve esassız duvar sonunda bi-itibar olur
(yıkılır)." der ve bu sebeple bütün ömrünü akli ve nakli ilimleri
öğrenmeye harcadığını söyler.
Fuzuli'nin ilhamının başlıca
kaynağı, sanatının en büyük unsuru terennüm ettiği aşktır. Bu aşk onun
emsalsiz lirizmini meydana getirmiştir.
Aşk teması Divan
şiirimizde çok ele alınmıştır, fakat hiçbir şair aşkı Fuzuli ölçüsünde
benimsememiş ve onun kadar derin, samimi ve yüksek bir heyecanla
işleyememiştir. Fuzuli'ye göre insan hayatı ıstıraplarla doludur.
Bütünüyle dünya bir ıstırap ocağıdır. Bu ıstıraplar içinde aşk
ıstırabı, insanı olgunlaştıran, yücelten mukaddes bir ıstıraptır.
İnsan, derece derece yükselerek Allah'a kadar ulaşan, maddi haz ve
karşılıklardan uzak bir aşka bağlanmalı ve bu aşkın ıstırabını
çekmelidir. Ancak böylece olgunlaşır ve gerçek insan, kamil insan
haline gelir. Varlık ve hayatı böylece bir mana kazanır. Fransıtz
filozofu Descartes (Dekart; 1596-1650)'in meşhur "Düşünüyorum, o halde
varım." Cümlesini değiştirerek Fuzuli'nin dünya görüşünün esasını şöyle
ifade edebiliriz: "Aşıkım ve ıstırap çekiyorum, o halde varım!" Fransız
filozofuna göre insanın temel özelliği düşünmektir, hayat görüşünün
kaynağı zihindir. Türk şairine göre, insanın temel özelliği sevmektir.
Dünya görüşünün merkezi kalbdir.
Fuzuli'nin aşkı, tasavvufun aşk
anlayışından derin tesir ve ilhamlar almakla beraber tamamen tasavvufi
bir aşk değildir. Fuzuli bir mutasavvıf veya derviş sayılamaz. O,
tasavvufi aşkla kendi beşeri duygu ve heyecanlarını çok ahenkli bir
tarzda kaynaştırmıştır. Terennüm ettiği aşk, düşünülerek bulunmuş ve
öğrenilip tekrarlanan zihni bir kavram değil, içten gelen ve bütün
varlığını kaplayan yüksek, samimi bir heyecandır. Lirik bir hüzün,
feragat, sonsuz fedakarlık, vefa, tevekkül, samimiyet ve derinlik bu
aşkın başlıca özellikleridir. Şair bu aşkı ruhunda kuvvetle yaşamış ve
eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır.
Fuzuli'nin yetiştiği
devirde Divan Edebiyatı'nda muhtevadan çok şekle, şiirin dış
güzelliğine, çeşitli mana ve söz hünerlerine önem veriliyordu. Fakat O,
ruhundan taşan engin ve samimi duygularının bir takım söz ve mana
oyunları içinde kalıplaşmasına razı olmamış, Divan Şiiri anlayışı için
vazgeçilmez olan bu sanat hünerlerini, duygularının heyecanı içinde
eritmiş, tabii hale getirmiştir. Fuzuli'nin mısraları sanatsız ve
süssüz değildir. Ancak büyük şair, Divan Şiiri konusundaki derin
bilgisiyle bunları, duyuşlarının samimiyetine engel olmayacak şekilde
tabiileştirmiştir.
Fuzuli, duygu ve heyecanların ifadesine en
müsait tarz olduğu için gazeli tercih eder. Şairlik gücünün en çok
belli olduğu saha gazelciliğidir. Gazelden kasideye, histen tasvire
geçtiği anda, samimilikten uzaklaşmakta, sanat ve hüner gösterme
hevesine ve yapmacığa düşmektedir. Kasidelerinde sonsuz kelime ve fikir
oyunlarına rastlamaktayız. Bu türde Fuzuli, usta bir fikir ve sanat
işçisi olarak görünüyor. Ustalığını takdir etmekle beraber, kalb şairi
Fuzuli'ye duyduğumuz hayranlığı duymuyoruz. Fuzuli'nin asıl sanat
şahsiyetini gösteren, asırlardan beri aynı tazelik ve kıymetle onu
ölmezleştiren eserleri gazelleri ve Leyla vü Mecnun mesnevisidir.
Fuzuli,
yetiştiği devirde hala devam eden Farsça ile şiir yazmak modasına,
Farsça'nın yegane şiir dili olduğu anlayışına katılmamış, Türkçe ile de
güzel şiirler söylenebileceğini iddia ve eserleriyle isbat etmiştir.
Fuzuli'nin
kullandığı dil, Türkçe'nin Türkiye Türkçesi'ne en yakın şubesi olan
Azeri lehçesidir. Çağdaşlarına göre dili oldukça sadedir. Halk
deyimlerine, halkın kullandığı kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu
kadar halkının kullandığı dile yakınlaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin
halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu tutumunun büyük rolü vardır.
Nesirlerinde
şiirleriyle mukayese edilebilecek yüksek bir özellik görülmezse de
Şikayet-name ve Hadikatü's-Suada'sı Fuzuli'nin aynı zamanda kudretli
bir nesir yazarı olduğunu gösteren eserlerdir.
Fuzuli'nin
şahsiyetinin teşekkülünde büyük İran klasiklerinin, Nesimi, Habibi gibi
Türk şairlerinin tesirleri vardır. Kendisinin tesirleri konusunda Sayın
N. Sami Banarlı'nın ifadesini aynen alıyoruz: "Dört yüz yıldan beri,
Türk milletlerinin medeniyet kurduğu hiçbir toprak yoktur ki, orada
Fuzuli'nin şiirleriyle beslenmiş bir şiir ve sanat hayatı olmasın.
Fuzuli sevgisi yalnız yüksek zümre şairleri üzerinde değil, halk ve
tekke şairleri üzerinde de derin ve devamlı olmuştur. Şairin
Tazminat'tan sonra Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarlarda,
Servet-i Fünun Edebiyatı ve yeni Türk yazarları üzerinde, saygı ve
sevgi ile birleşen, derin tesiri vardır. Bu tesir, bir bakıma
yeryüzünün geniş bölgelerine dağılan Türk milletlerinin manevi
birliğinde rol oynayacak kadar yaygın ve önemlidir.
BAKİ (1526-1600)
İstanbul'da doğmuş ve ölmüş, İstanbullu bir şairdir. Asıl adı Mahmut
Abdülbaki'dir. Fakir bir ailenin çocuğudur; Fatih Camii müezzinlerinden
Mehmed Efendi'nin oğludur. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır.
Fakat her türlü kabiliyete gelişme imkanı veren muhteşem ve zengin bir
imparatorluğun taht şehrinde, Baki de yerde kalmamış, zamanının medrese
kültürünü lâyıkıyla kazanarak, kadılık ve öğretmenliklerden sonra
Kanuni Süleyman'ın şahsi dostluğuna ve Osmanlı ülkesinin
Sultanü'ş-Şuara (Şairlerin Sultanı)lığına kadar yükselmiştir.
Fuzuli, kendi müstesna ve erişilmez mevkiinde bir tarafa bırakılırsa,
XVI. Yüzyılın en büyük Osmanlı şairi Baki'dir. Devrinde
"Sultan'üş-Şuara", "Melikü'ş Şuara" unvanlarıyla anılmış, şöhreti
Hind'den Avrupa ortalarına kadar olan sahada yayılmıştır. Bu şöhretini
asırlar boyunca da koruyabilmiştir.
Eserlerini doğru, ahenkli ve
sağlam bir Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Bunun yanı sıra şuurlu ve
başarılı bir şekilde İstanbul şivesini de kullanmaya çalışmış, böylece
Divan Edebiyatımızdaki mahallileşme-millileşme akımının gelişmesine
hizmet etmiştir.
Aruza tam manasıyla hakimdir. Aruz kusurları dediğimiz imaleleri hissedilmeyecek ölçüde başarı ile kullanmıştır.
Baki'ye göre şiir bir ses ve söz güzelliği, bir "hoş sada"dır. Yani o
şiirde manadan çok söyleyişe, kelimelerin ahengine, şekil
mükemmelliğine önem vermiştir. Edebi sanatlara, kelime oyunlarına çok
düşkündür. En çok kullandığı sanatlar, tenasüb ve tevriyedir. Şekle ve
edebi sanatlara düşkün olmasına rağmen, Baki'nin şiirlerinde bir
zorakilik görülmez. Vezni, kafiyesi, mazmunları ve her kelimesi
üzerinde titizlikle durulmuş mısra ve beyitlerinde sürükleyici ve tabii
bir ahenk vardır.
O, İmparatorluğumuzun ihtişam devrinde yaşamış
ve bu ihtişamı şiirlerinde temsil etmiş bir şairdir. Mısralarında
İstanbul'un kış ve bahar manzaralarıyla beraber, Kanuni ordularının
zafer naralarını, mehterin heybetli ahengini bulmak ve duymak
mümkündür. Fuzuli'nin şiirlerinin asıl meziyeti nasıl samimiyet,
coşkunluk ve derinlik ise, Baki'nin şiirlerinin ayırıcı özelliği de
ihtişam ve zarafetdir.
"Bu devr içinde benim padişah-i mülk-i
suhan" (Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim!), "Geçtim şerir-i
nazma bugün husrevane ben" (Nazım tahtına bugün hükümdarlar gibi ben
oturdum!) diyen Baki, edebiyatımızda bir nevi aşağılık duygusunu kıran
şairdir. XVI. Yüzyıla kadar İran üstadlarının taklidine ve İran
örneklerine yetişmeye çalışan Divan Şiirimiz, bu asırda Fuzuli ve
Baki'de klasik değere ulaşmış, taklidden kurtulmuştur. Baki,
kendisinden sonra yetişen Osmanlı şairleri için örnek ve üstad olmuş,
böylece yabancı üstadları örnek tutmağa lüzum kalmamıştır. Bundan böyle
Türk şairleri kendilerini İran şairleri ile denk saymaya
başlamışlardır.
Şiiri uzun söze uygun görmediği için gazel türünü
tercih etmiş, mesnevi tarzında uzun manzumeler yazmamıştır. Bir gazel
şairidir. Şairin gerçek sanat değerini gösteren eser olarak sekiz-on
kasidesi ile, Kanuni için terkib-i bend şeklinde yazdığı muhteşem
Mersiye'yi de gazellerine eklemek lazımdır. Zamanında pek moda olan
muammalar, lugaz ve tarihler yazmaya hiç önem vermemiştir.
Baki
Türk şiirine yeni felsefe, orijinal bir dünya görüşü getirmiş değildir.
O, kendisinden önce pek çok ifade edilmiş telakkileri yeni ve taze bir
söyleyiş, kendisine mahsus bir ahenk ve zarafetle tekrarlamıştır. Ona
göre: Dünya gelip geçicidir, bir efsaneye benzer. Ona aldırmamak
lazımdır. Zaman akıp gitmektedir. Geçen geçmiştir, geleceğinse ne
olduğu bilinemez. İnsan için ancak içinde yaşadığı an vardır. Öyleyse
bu anı mümkün olduğu kadar zevk, neş'e, öğlence ve çeşitli dünya
nimetleri bakımından değerlendirmeye bakmalıdır. Tabiatın güzel
köşelerinde kurulacak aşk ve şarap alemleri, bu gelip geçici dünyanın
biricik tesellileridir. Hayatta neş'eli eğlence ve gezinti yerlerinde
sevgili ile yiyip içip hoşça vakit geçirmekten başka bir gaye yoktur.
Görüldüğü gibi, ıstırap şiiri Fuzuli'nin zıddına, Baki'nin dünya görüşü, harcıalem bir zevk felsefesinden ibarettir.
Şiirlerinde de bu telakkileri ve bunlara uygun temaları işlemiştir.
İmparatorluğun Şeyhülislamlıktan bir derece aşağıdaki en büyük din
makamını (Rumeli Kazaskerliği) birkaç defa işgal etmiş ve Şeyhülislam
olmasına ramak kalmış; Şeyhülislam olmaması hayatının en büyük
üzüntüsünü teşkil etmiş bulunan bu büyük şair, Divan'ında, münacaat,
naat, tevhid gibi, herhangi bir divanda bulunması mütad olan dini
manzumelere yer vermemiştir. Ara sıra rastlanan tasavvufi gazelleri,
sırf bir çeşni olsun diye koymuştur. Onun şiirinin asıl teması, aşk,
şarap, rindlik, zevk ve safadır.
Baki'nin yetişme ve sanatçı
şahsiyetinin gelişmesinde, Hafız Şirazi, Selman Saveci, Kemal Hocaendi
gibi İranlı Üstadlarla, Ahmet Paşa, Mesihi, Necati, Zati ve Hayali gibi
Türk şairlerinin tesirleri olmuştur. Kendisi ise, altıncı maddede de
işaret edildiği gibi, bir üstad olarak asırlarca Türk şairlerine örnek
olmuştur.
MEHMED EMİN YURDAKUL (1869-1944)
İstanbul'da
doğmuştur. Fakir bir balıkçının oğludur Ailenin maddi şartları
elvermediği için orta öğrenimini yarıda bırakarak memur oldu. Uzun süre
Gümrük İdaresi'nde çalıştı. 1909'dan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum
valiliklerinde bulundu. 1913'te Musul'dan mebus seçildi. 1921'de
Ankara'ya giderek Milli Mücadeleye katıldı. Heyecanlı bir hatip ve
milli bir şair olarak halkın ve ordunun maneviyatını kuvvetlendirmek
görevi ile Anadolu'da ve cephelerde dolaştı. 1923'den ölümüne kadar
muhtelif şehirlerden mebus seçildi. 14 Ocak 1944'te öldü.
Mehmed
Emin de Servet-i Fünuncularla çağdaştır. Şiir sahasına tamamen Servet-i
Fünun'un ferdiyetçi "sanat için sanat" görüşüyle ve aruz vezniyle
yazılmış şiirleri hakimdi.
Halbuki Mehmed Emin, milli ruhu,
milliyetçilik duygularını, milletin dert ve davalarını terennüm eden,
halkımızın ve köylülerimizin anlayabileceği bir dille ve milli veznimiz
olan hece vezniyle şiirler yazmak istiyordu.
1897 Türk-Yunan Harbi'nin yarattığı milli hassasiyet ortamında;
Ben bir Türküm; dinim cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur;
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
diye
başlayan Cengi Giderken adlı şiirini yayımladı. Manzume o günkü milli
hava içinde geniş akisler yarattı ve tuttu, beğenildi. Bunun ardından
diğer şiirlerini çıkardı. A. Hamid, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik hatta
Tevfik Fikret gibi tanınmış şahsiyetler ve şairler kendisini
desteklediler. II. Meşrutiyet'ten sonra da Milli Edebiyat geniş ve
etkili bir akım haline geldiği zaman, Mehmed Emin "Milli Şair", "Türk
Şairi" olarak geniş bir şöhret ve saygı kazandı.
Mehmed Emin
Yurdakul, ilk büyük Türkçülerdendir. Ruhunun yüksek vasıflarına ve
büyük asaletine rağmen, yoksul ve geri hayat şartları içinde bulunan
milletimizin acılarını yakından görmüş ve kendi yüreğinde hissetmiş bir
halk çocuğudur. Bu bakımdan şiirlerinde halkçı ve milliyetçi temaları
işlemiştir. Onun anlayışına göre, şairler milletlerin dert ve
ıstıraplarına tercüman olmalı, milli hakları savunmalı, cemiyette
adalet ve kardeşliğin hakim olmasına hizmet etmeli, milletlerini
dertleriyle başbaşa, öksüz bırakmamalıdır. Kısa ifadesiyle Mehmed
Emin'e göre, "sanat, millet içindir."
Mehmet Emin'in dünya görüşü,
Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilen Türk milliyetçiliğinin
aynısıdır. Milli şuur ve ülküler, milli menfaatler etrafında
birleşmeyi, Batı medeniyetini benimsemeyi, İslamiyet'i ve Müslüman
milletlerle dost olmayı ister. Milli, medeni ve İslami temellere
dayanır. Aynı zamanda başka milletlerin milli varlık ve şahsiyetlerine
saygılı olmak lüzumuna inanır; emperyalizmin, yani başka milletleri,
zor ve hileye başvurarak boyunduruk altına alıp sömürmenin şiddetle
karşısındadır. Bu bakımdan Mehmed Emin'in dünya görüşüne insani
sıfatını da ekleyebiliriz.
Şiirlerinde de hep bu milli medeni,
İslami ve insani dünya görüşü çerçevesinde kalarak, sosyal fayda
prensibine uygun temaları işlemiştir.
Güzel'e değil, faydalı'ya
önem vermesi, hassas yaratılışlı fakat hayal gücü ve sanat yönü zayıf
bir şair olması dolayısıyla, şiirlerinde kuruluk göze çarpar. Lirizmden
çok öğreticilik hakimdir. Bununla beraber sevilip tutulmasında, büyük
şair olarak şöhret kazanıp saygı görmesinde, duygu ve düşüncelerindeki
samimiyetin, dürüst ve idealist şahsiyetinin, derin, heyecanlı ve
samimi vatan severliğinin büyük rolü olmuştur.
Şiirlerinde
tamamen Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime kadrosu vardır. Ancak bu
dil halkın ağzındaki gibi canlı ve sevimli değildir. Yapma, kitabi bir
dildir.
Vezin olarak hep hece'yi kullanmıştır. Bunda da başarılı
değildir. Çünkü hece'yi sırf bir parmak hesabı saymış, halk şiirlerinin
bu vezni kullanıştaki ustalıklarına, ahenk sağlamak için kullandıkları
ölçü durak ve ses unsurlarına iyi dikkat etmemiştir. Çok uzun ve kuru
mısralar söylemiştir.
Dilde ve vezinde milli olmaya çalıştığı
halde nazım şekillerinde halk şiirimizin şekillerini kullanmamıştır. En
çok kullandığı şekiller Servet-i Fünuncuların Batı'dan getirdikleri
sone ile serbest nazımdır.
YUSUF ZİYA:
ŞİİRLERDE İŞLENEN TEZLER:
BEŞERİ AŞK:
"Beşeri aşk" kavramı içerisine kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan
aşkı, insan sevgisi, milli değerlerin sevgisi vb konuların da girmesi
gerekirken, Yeni Türk Edebiyatı'nda bu ifade, sadece, "kadın aşkı"
anlamında kullanılmıştır.
Yusuf Ziya'nın şiirlerinde kadına
duyulan sevgi, alaka ve ihtiyaç, yaşadığı zamanın kültür değişmesini
kuvvetle hissettirecek derecede işlenmiştir: Dönemin kadını, Avrupa'nın
ısmarlama kalıplarına girmeye zorlanmaktadır, bu hareketin içerisinde
"milli Türk Kadını" tipi vücuda getirme çalışmaları da yapılmaktadır;
ancak, milli Türk kadınının modeli Avrupa'da aranmaktadır. Bu ölçüler
içerisinde Yusuf Ziya'nın aşık olduğu kadın tipi, mısraın bir ucundan
sarkan yemeniyi acele ile başına iliştirmiştir, çoğu zaman da yemeniyi
tamamen unutmuştur.
Eğer kadın, yolcuları sarhoş eden bir meyhane ise bu kadının Avrupalı olmadığı iddia edilebilir mi?
Yusuz Ziya'nın aşk şiirlerini şöyle sınıflayabiliriz:
a- Vuslatlı aşkı anlatan şiirler.
b- Vuslatsız aşkı anlatan şiirler.
c- Romantik duyguların aşılarak cinsi duyguların ağır bastığı şiirler.
d- Mitolojiden etkilenen aşk şiirleri.
e- Fanteziler.
2) ÖLÜME BAĞLI DUYGULAR:
a. Ölüm Kavramı:
Yusuf Ziya'ya göre ölüm, müthiş bir ıstıraptır. Bu dünyada her şey
ölümle bittiği gibi, aşk ve kadına duyulan sevgi de biter. Yusuf Ziya,
ölüm geldiği vakit, en kıymetli varlık olan kadının elden gideceğini ve
ölen insanın aşktan mahrum kalacağını düşünür. Şiirlerinde aşksız
insanların, yani sevmeyenlerin yaşamadığı, öldüğü intibaını vermeye
çalışır. Yahya Kemal, insanları hayal ettiği müddetçe yaşatırken, Yusuf
Ziya, insanı, sevdiği kişi ile duygu alış-verişi yaptığı müddetçe
yaşatır.
Yusuf Ziya, "Ölüme Doğru" isimli şiirde, bu dünyadan ayrılmanın çilesini, bir insanın duygu dünyasında nazmeder.
ÖLÜME DOĞRU
"Yanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!..."
Şair, yukarıdaki şiirde, ölümün korkusuna kapılarak dünyayı yeniden
yorumlamaya başlar; ölüm düşüncesinin yakıcı havasından ürkerek
hatıraların serinliğine kaçmak ister, yine ölümün soğukluğundan
ürpererek geçmiş zamanların gülümseyen sıcaklığında kaybolmayı arzu
eder.
"Cehennem soğuğu" ve "yakıcı kış" tezatlarını kullanırken
şairin başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Ölümün korkusunu yaşarken
"eşyanın siyah bir tül altında" kalması, "nefesin daralması", "sesin
kısılması" ifadelerini de aynı başarıyı tekrarlayan motifler olduğunu
söyleyebiliriz. Son mısrada, şairin kanatların kapanması" ifadesi ile,
"benim gönlüm bir kelebek" diyen bir başka şairin ifadeleri arasındaki
benzerliği işaret etmekle yetiniyoruz.
3) TARİH ŞUURU:
Yusuf Ziya'nın şiirlerinde tarihin şanlı, şerefli günlerine duyulan
hasret, aşk şiirlerinde gördüğümüz şahsi hususiyetlerinden doğar ve
şairin hevesleri arasında bir fantezi veya romantik bir tutku, bir
vazife iştiyakı oluverir; bir bakarsınız, kaval ile musıkı icra eden
bir vezirin veya Hindli ve Çinli sakinlerin fağfur destilerinden kımız
içen bir hakanın halleri şiirleşiverir.
Şair, aşk şiirlerinden
sonra ikinci dereceden bir konu olarak tarihi şiir sahasını seçmiş, bu
sahada kalem oynatmıştır. Bir bakıma aşk şiirleri ile hissiyatının
ihtiyacına cevap vermiş; tarihi şiirleri ile de milli bir vazifeyi
yerine getirmiştir.
Bu bölüme sonuç olarak diyebiliriz ki, Yusuf
Ziya tarihi şiirlerinde Türk askerinin değerli bildiği vatan, bayrak,
din gibi milli-dini değerlerin yanı sıra, aile gibi sosyal bir
müesseseyi ve beşeri aşk gibi vazgeçilmez bir duygunun tezahürlerini de
işlemiştir.
GAZEL
Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır
Çekme damen naz-edüp üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasun eller ki damanındadır.
Mest-i hab-ı naz ol cem'et dil-i sad-paremi
Kim anın her paresi bir mevk-i müjganındadır
Bes ki hicranındadır hasiyyet-i kat'ı hayat
Ol hayat ehline hayranım ki hicranındadır.
FUZULİ
GAZEL
Hasılım yoh ser-i kuyunda beladan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı
Perde çok çehreme hicran günü ey kanlı sirişik
Ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayrı
Yetdi bi-kesliğim ol gayete kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdab-ı beladan gayrı
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı
Bozma ey mevc gözüm yaşı hababın ki bu seyl
Komadı hiç imaret bu binadan gayrı
Bezm-i aşk içre Fuzuli nice ah eylemeyem
Ne temettu' bulunur bende sadadan gayrı
FUZULİ
GAZEL
Saki zaman-ı ayş ü mey-i hoş-güvardır
Birkaç piyale nüş edelüm nev-bahardır
Buy-ı nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
Asar-ı fazl ü rahmet-i Perverdigardır
Gafil geçürme ömrü bu dem künc-i gamde kim
Menzil kenar-ı bağ ü leb-i cüybardır.
Zayi' geçürme fursatı kim bağ-ı alemin
Gül devri gibi devleti na-paydardır
Baki nihal-i ma'rifetin meyve-i teri
Arif katinde bir gazel-i abdardır.
BAKİ
ÖLÜME DOĞRU
"Yanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!..."
YUSUF ZİYA
KESİLDİ Mİ ELLERİN?
-Anne,anne,hişt,hişt....
-O kim?
-Benim,kalk,kalk,para ver.
-Ooh, senmissin ödım koptu ...
-Yeri nerde? Kalk, goster;
-Çıldırdı mı, çocuk? Bende para nerde olacak ?
Benim gibi bir dul kadinin kimden para alacak ?
-Miras yedin...
-Onu baban sağlığında bitirdi;
Vur patşasın, çal oynasın, surda burda yedi;
Param olsa el dikişi dikermiyım ben
Bir kor mummum.....
-O masalı baskasına anlat sen;
kalk para ver
-Sarsma oğulm, Hak'tan korkun yok mudur?
Bir anaya kalkan eli....
-Sus dırlama.....
-Vurma dur;
Beni dinle hangi ana para vermez oğluna ?
Vallahi yok, olsa feda olsun sana .
-Kalk, diyorum :"Para para!" şimdi seni vururum ...
-Billahi yok.....
..........
MEHMET EMİN
DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE
ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
Divan Edebiyatı ve Milli Edebiyat dönemleri edebi karakter ve üslup
yönlerinden çok büyük farklılıklar gösterir. 13 ve 19. yy.lar arasında
gelişimini tamamlayan divan edebiyatının temaları bir yönüyle halktan
kopuk, hayal alemlerinin ve estetik bir bakış açısının doğurduğu klasik
bir edebiyattır. Nazım şekillerinin, mazmunların, temaların, edebi
sanatların aynılığı dikkati çeker. Bakış açısı konuyu ele alış biçimi
yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan yani üslup farkı ile
birbirlerinden ayrılan bu şiirler divan edebiyatının temelini
oluşturur. Oysa Milli edebiyat milletin en yoksul, en çaremiz
durumdayken yeni varolma savaşını verdiği bir dönemde oluşumunu
tamamlar. 20. yy. başlarında Cumhuriyet dönemi öncesinde kendini iyiden
iyiye hissettiren bu edebiyat; edebiyatta "halka doğru" düşüncesiyle
varlığını sürdürür. Divan edebiyatında ele alınan konuları işleme
biçimi, mazmunlar ne kadar halka uzaksa; Milli edebiyat döneminde o
kadar yakın bir görünüm çizer. Milli Edebiyatta edebiyatçılar her
yönüyle halka açılan, halkın hayatını, duygu ve düşüncelerini anlatan
eserler vermişlerdir. Örneğin kadın teması milli edebiyata M. Emin
Yurdakul'un "Ana ile Kızı" şiirinde merhametli, canlı, acı çeken kadın
görünümü verir.
Ana ile Kızı
..................
Ah evladım, uğrunda ben kendimi kul ettim.
Genç ömrümü yüzbin mihnet içerisinde tükettim. Seni baban bir yaşında yetim koydu kucakta
Ne çul vardı altta üstte, ne od vardı ocakta
..................
Oysa Divan edebiyatında kadın güzeldir. Asla acı çekmez, aşıklarını
usandırır onlara acı çektirir. Çok güzeldir ama bu güzelliğine
ulaşılmaz. Bunu Baki'nin şu beyitlerinde kolayca görüyoruz.
"İçilse bade lebünsüz harareti yoktur
Şeker yenilse sözünsüz halaveti yoktur
(Senin; dudağın olmadan içilse, şarabın harareti yoktur. Sözün olmaksızın şeker yenilse, tatlılığı yoktur.
Cihanda der dü belanı çeker gider BAKİ ölürse dünyada senden feragatı yoktur.
(Baki cihanda senin dert ve belanı çeker gider. Ölürse, dünyada senden rahatlığı yoktur.)"
Sadece Divan edebiyatı ve Milli edebiyatla değil, Divan edebiyatı
şairleri arasında da temaların farklı üsluplarla işlendiğini görüyoruz.
Örneğin ele aldığımız Baki ve Fuzuli arasında bu konuda büyük bir
farklılık görüyoruz. Baki ne kadar beşeri ise, Fuzuli'nin o kadar
tasavvufi olduğunu görüyoruz. Örnek aldığımız şiirlerde de yaşama
bakışları görülmektedir. Baki yaşadığı devirden bazı olayları
eserlerine yansıtmıştır. Baki'de derin bir felsefe ve tasavvufi bir
düşünce hemen hemen yok gibidir. Baki'nin seçilen şiirde dahil pek çok
şiirinde hayal anlayışı, dünya görüşü; dünyanın geçiciliği ve bu
sebeple zamanı zevk içinde geçirmek lazım geldiği esaslarına
dayanmaktadır. Yaşamı da aynı şiirinde olduğu gibidir. Neşeli, hoş
sohbet bir mizaca sahip olan Baki'nin şiirinde temalar açık tabiatına
uygundur. Şiirinde yeme içme günleri ve lezzetli şarap zamanından
bahseder. (Zaman ise ilkbahar mevsimidir.) Böyle bir zamanı gam
köşesinde boşuna geçirme ki, bahçe kenarında hayatın zevkini çabuk
çıkar, fırsatı değerlendirir. Çünkü gül devri çabuk geçer diyerek
hayatı zevk, eğlence temaları ve hayatın geçiciliği ile süsler.
Temalarda onun kaygısı zevki sefadır.
Fuzuli'de ise Baki'nin tam
tersi işlediği temalarda tasavvufi bir hayatın izlerini buluruz. Beşeri
aşk yerine tanrı aşkı, hayatın boş olduğu ama Tanrıya ulaşmak onun
aşkını yakalayabilmek önplandadır. Onun için aşk teması acı veren bir
olgudur. Ama bu acı mutlaka çekilmelidir. Onun çektiği bu acılar onun
Tanrı katındaki değerini arttırmaktadır. Bu duyguyu gazelinde Benim aşk
ıstırabıyla başım hoştur. Ey tabip benden bu derdi giderecek ilaçtan
vazgeç der.
Gazelde bu aşk temasını verirken Gönül kuşunun yuvası
senin perişan saçlarındadır; onun için ey peri gibi güzel sevgilim ben
nerede olsam, gönlüm senin yanındadır, demektedir. Aşıkların bu
eziyetinden dolayı sana beddua etmesinler bundan kork, senin
ayrılığında o kadar ölüm özelliği var ki senden ayrı oldukları halde
yaşayan bunca insan nasıl yaşıyor? Hayret ediyorum diyor.
Yine
Fuzuli'nin Murabba'sında sevgilinin iyilik ve insanlık göstermesini
dile getirerek başlıyor. Şiir boyunca da aşk yüzünden çektiği acıları
ve talihsizliği karşısında darmadağın olduğunu açıklayarak
sevgilisinden yardım dilemektedir.
Divan edebiyatında bu şekilde
kendi içinde temaları işleme farklılığı görülür. Milli edebiyat
döneminde ise temalar farklılık gösterir. Bütün insan ve insanın günlük
yaşamı şiirin konusunu ve temasını oluşturur. Dönemin özelliği ile
yapılan savaşlardan yenik çıkılması ve milli mücadele içine girilmesi
dönemin temelini oluşturur. Divan edebiyatı mazmunları, kalıplaşmış
temalar ve aynılık burada daha az görülür. Ziya Gökalp'te görülen
Türkçülük kavramı, milli ve manevi kültür özellikleri, tarih bilinci
şiirlerin temalarını şekillendirir. Dönemin bütün şairlerinde bu
unsurlar görülür. M. Emin Yurdakul ve Yusuf Ziya'da bu fazlasıyla
görülür. Bayrak, milli-dini duyguların yanı sıra her iki şair de aile
gibi bir müesseseyi ve beşeri aşkı işlemişler ama divan edebiyatından
işlediği konular ve temalar ile tamamen ayrılmışlardır. Yusuf Ziya'da
ayrıntılı belirttiğimiz ölüm kavramın sıcaklığı farklı bir üslupla bize
verilirken, ilk milli Türk şairi olarak da kabul edilen Yurdakul
Kesildi mi ellerin adlı şiirde bir annenin yoğun duygularını
temalaştırıyor. Demek ki Milli edebiyat dönemi şiiri her yönüyle divan
şiirine oranla bir başkalık ve yenilik unsurlarını taşıyor.
Yusuf
Ziya'da ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz temaların bir kısmı aynen M.
Emin Yurdakul'da da görülüyor. Özellik tarih bilinci, eski zaferler,
milli ve manevi duygular birincil derecede temalarını oluşturuyor.
Özellikle Türkçe şiirleri açık bir halkçılık ve milliyetçilik
temalarını işler. Ancak onun milliyetçiliği daha sonraki "Bütün
Türkçülük" anlamına gelmez. Tabii konusunu halkın hayatından alan
"Kesildi mi Ellerin" adlı şiir sanatı memleket sorunları içinde
kullanılabildiğinin göstergesi oldu.
Yusuf Ziya'nın şiirinde ölüm
teması tam olarak verilirken, Yurdakul'un şiirinde Anne ile oğul
arasında geçen bu trajik olaydan sonra verilen karşılıksız anne sevgisi
teması bu yönüyle karakteristik ve dikkat çekicidir.
Öyle ki
Divan edebiyatında gördüğümüz estetik kaygısının Milli edebiyat dönemi
şairlerinde tamamen farklı temalarda, farklı bir anlayışla ele
alındığını görüyoruz.
KAYNAKÇA
o Akyüz, Kenan, Batı tehsirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkilap Kitap Evi, İstanbul 1986
o Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana çizgileri, İnkilap Kitap Evi,İstanbul 1860-1923
o Türk Kulturunu Aeaştırma Enstitüsü, Türk Dünya El Kitabı, Ankara 1992
|