You are here:  Anasayfa
ÇANAKKALE SAVAŞI PDF Yazdır E-posta
Yazar Edebiyat   
Pazar, 05 Ekim 2008

Mahmed Akif’in okul kitaplarına bazı mısraları çıkartılarak alınan büyük Çanakkale savaşını tasvir eden manzumesi, İstiklal marşı’ndan önce yazılmış en heyecan verici şiirlerden biridir. Onu tek başına okuyanlar müstakil bir eser zannederler. Hâlbuki bu muhteşem şiir Akif’in muhavere tarzında kaleme aldığı Asım adlı kitabında bulunmaktadır. Müstakil olarak da büyük bir değer taşımakla beraber, parça ile bütün arasında münasebet vardır.

 

Asım, Akif’in babasının öğrencilerinden Köse İmam’ın oğludur. Akif, 1919 yılında yazdığı bu kitabında Asım’ın babası Köse İmam ile konuşur. Kitabın başlıca konusunu Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin içinde bulunduğu durum teşkil eder. Halkın içinde yaşayan, çok duygulu ve uyanık bir insan olan Köse İmam mahalleyi ve mahalleliyi yakından tanır. Kitapta mahalle halkı dolayısıyla, o yıllar Türkiye’sinin bütün meseleleri, konuşan şahsızların ağzından bir tiyatro eserinde olduğu kadar canlı bir şekilde tasvir edilmiştir. Büyük bir nazım ve dil ustası olan Akif’in kitabı, muhteva ve üslup bakımından realist bir roman kadar zengindir.

Tanımış olduğu insanlar ve hayat manzaraları Köse İmam’ı son derece kötümser etmiştir. Yeni nesil ona çok boş görünür. Kitabın daha başından itibaren “nesl-i hazır”dan şikayet eden Köse İmam, hocasının oğlu Akif’i de şakacı bir dille kınar. Bu vesile ile Akif, Köse İmam’ın ağzından içtimai ve ahlaki değerlere ehemmiyet vermeyen eski ve yeni Türk şairlerini tenkit eder. Safahat’ın diğer ciltlerinde de bu nevi tenkitlere rastlarız.

Akif’in bu kitabına Asım adını vermesi, onu memleketi kurtaracak neslin bir temsilcisi olarak görmesindendir. Memleketin durumundan kötümserliğe düşen Köse İmam’a Akif, imamlı, azimli, hareketli bir genç olan Asım’ı gösterir. Bu münasebetle aralarında şöyle bir konuşma olur:

 

       ---Şimdi, oğlum, kızacaksın ya, fakat boş ne desen;

 Bu rezalet beni me’yus ediyor atiden.

Hale baktıkça adam kahroluyor, elde değil;

Bizi kim kurtaracak, var mı ki bir başka nesil?

---Asım’ın nesli, hocam,

                       ---Nerede?

                             ---Hayır, haksızsın? 

Galiba oğlana pek fazla bugünler hırsın?

---Asım’ın nesli.. diyorsun. Ne uzun boylu hayal! 

---Asım’ın nesline münkad olacak istikbal.

Sana vicdanımı açtım okudum, dinlesene:

Söyleten başkasıdır, bakma hocam söyleyene.

 

Akif’in böyle gelecekten emin konuşmasına pek inanmayan Köse İmam:

       ---Güzel ama, ne faziletleri var evladım?

 

diye sorar. Akif bu soruya şöyle cevap verir:

 

---Ne fazilet mi? Çocuklar koşuyor, aç çıplak,

Cepheden cepheye arslan gibi hiç durmayarak.

Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile;

Yüz göz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyla!

 

Bundan sonra da:

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

 

diye başlayarak, Çanakkale’de, Asım’ın neslinin düşmana karşı nasıl savaştığını tasvir eder.

Burada ton tamamıyla değişir ve sohbetin yerini heyecanlı bir destan havası alır.   

Çanakkale savaşını tasvir eden parça ve umumiyetle kitabın bütünü Türk matbuatında derin akisler yaratır. Hayatta ve edebiyatta bakış tarzı Akif’inkinden çok farklı olan Cenap Şahabettin, Asım dolayısıyla yazdığı makalede Akif’in yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük şairi olarak gösterir.

Çanakkale savaşı üzerinde pek çok yazı yazılmıştır. Bunlardan bazılarında savaş askeri bakımından ayrıntılı olarak kuru bir üslupla tasvir olunur. Edebi bir Maskat taşıyanlarda Akif’in şiirinin uyandırdığı heyecanı hissetmeyiz. Bir vaka’nın kendisi ile onun anlatılışı birbirinden ayrı şeylerdir. Sanatta önemli olan konudan çok anlatış tarzıdır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, sanat eseri konunun manasını çok daha kuvvetli bir şekilde ortaya koyar. Sanatta önemli olan konudan çok anlatış tarzıdır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, sanat eseri konunun manasını çok daha kuvvetli bir şekilde ortaya koyar. Sanat eserinde duygu, vakıayı aydınlatan bir ışık vazifesini görür. Üslup o ışığı yansıtan bir vasıtadır.

Akif, şiirinde Çanakkale savaşını geniş bir “tablo” şeklinde ele alır. Burada gerçekten “resim sanatına has” göze hitap eden unsurlar önemli bir yer tutar. Biz şiiri okurken adeta savaş tablosunu, daha doğrusu bir savaş filmini seyreder gibi oluruz. Zira burada sadece tablolarda olduğu gibi “statik bir manzara” değil, film sanatına has bir “hareketlilik” söz konusudur. Şair bu “hareketlilik” i mısraların arka arkaya sıralanışından faydalanarak temin eder. Film şeridinde olduğu gibi her mısra, vaka’nın ayrı bir görüntüsünü verir.

 

               Öteden saikalar parçalıyor afakı:

               Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı…

 

mısralarıyla başlayan kısımda bu teknik açıkça görülür. Akif’ten önce Cenab Şahabettin “Elhan-ı Şita” adlı şiirinde mısraların arka arkaya sıralanışını bir hareket vasıtası olarak kullanmıştır. Cenab’ın Akif’i beğenmesinde bu “teknik başarı”nın da rolü olduğunu sanıyorum.

Akif şiirlerini toplayan kitapların bütününe Safahat adını vermiştir. Bu bize onun şiirlerini tiyatro veya sinemada olduğu gibi, “safahat” kelimesinin de belirttiği üzere, “değişen sahneler” olarak ele aldığını gösterir. Stendhal, romanı bir cadde üzerinde gezdirilen aynaya benzetir. Safahat’ı bütün olarak okuyanlar bu intibaı alırlar. Yalnız Çanakkale manzumesinde değil, Akif’in bütün şiirlerinde bir hareketlilik vardır. Akif, hayatı Fikret veya Cenab gibi pencereden seyretmez, sokak sokak dolaşır. O yerinde durmaktan hoşlanmayan, her şeyi görmek, incelemek isteyen bir mizaca sahiptir. Safahat’ta onun bu mizacını gösteren pek çok örnek vardır.

Akif’in şiirlerinde duygular, düşünceler, hayaller, şiir boyunca durmadan değişir. Bu bakış ve yapı tarzı onun şiirlerine bir “zenginlik” verir. Çanakkale şiirinde her mısraın bir unsuru ihtiva edişi ona bir zenginlik kazandırır. Bunlardan büyük bir kısmı, “müşahhas”tır. Akif’in şiirlerinde “müşahhas”, “hareketlilik” kadar önemlidir. Savaşı tasvir eden kısımda Akif:

O ne müdhiş tipidir: savrulur enkaz-ı beşer…                                                                         

demekle yetinmez.

Kafa, göz gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak

mısraı ile savrulan “enkaz-ı beşer”i bir bir sayar. Gerçekçiliğin özelliklerinden biri, “müşahhas ayrıntı zenginliği”dir. Çanakkale manzumesinde olduğu gibi Akif’in diğer şiirlerinde de bu “müşahhas ayrıntı zenginliği”ni görürüz. Resim ve filimde de önemli olan bu değimlidir?

Varlık, “mücerret” değil, “müşahhas”tır. Sanat eserlerinde hayat, iyi seçilmiş “müşahhas ayrıntılar” vasıtasıyla kurulur.

Çanakkale manzumesi, “hareketli bir tablo” veya bir film manzarasını andırmakla beraber, Akif şiirine kendi duygularını da karıştırır. Çanakkale savaşı korkunç bir savaştır. Bu savaş karşısında insan soğukkanlılığını muhafaza edemez. Zaten şairin vazifesi alim gibi soğuk kanlı olmak değil, vakıalar karşısında duygularını okuyucusuna aktarmaktır.

Çanakkale savaşı insanlık için bir yüz karasıdır. Onu çıkaran Avrupalı vücuda getirdiği “maddi medeniyet” bakımından “ileri” olmakla beraber, “manevi değerler” bakımından aşağılık bir varlıktır. Şiirin birinci kısmında Akif, Çanakkale’ye hücum eden Avrupalıları tasvir eder ve onlara karşı duyduğu hissi belirtir.

Türkler Tanzimat’tan beri Avrupalıya “müsbet” bir gözle bakmışlardır. Avrupalı demek “medeni” demektir. Hâlbuki Avrupalı aslında “vahşi”dir. Medeniyet onun yüzünde ince bir maskeden ibarettir.

              

Nerde—gösterdiği vahşetle, “bu bir Avrupalı”

               Dedirir---yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

               Varsa gelmiş, açılıp mahbesi yahut kafesi!

mısraları ve onları takip edenler, Avrupalının saldırgan yönünü ortaya koyar.

 

Türkiye’ye hücum edenler sadece Avrupalılar değildir. Avrupalı, sömürgelerden getirdiği askerleri de bu savaşa sürüklemiştir. Akif bu kalabalığı dikkati çekici ayrıntı ve benzetmelerle tasvir eder:

              

Eski dünya, Yeni dünya, bütün akvam-ı beşer

               Kanıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.

               Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında,

               Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

               Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

               Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.

               Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…

               Hani, taüna da züldür bu rezil istila!

               Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asil,

               Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil

mısraların da alaylı bir hiddet vardır. Kafiye olarak kullanıldıkları için daha da dikkati çeken ve birbirine zıt mana taşıyan “asil” ve “sefil” kelimeleri, Avrupalının dış görünüşü ile iç yüzünü ortaya koyar.

 

                        Döktü karnındaki esrarı hayâsızcasına

                        Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz.

mısraları da hiddetli bir ton taşımakla beraber, Avrupa medeniyetinin aldatıcı, korkunç hüviyetini belirtir.

 

İcat etmiş olduğu yıkıcı ve öldürücü vasıtlar Avrupalının ne kadar “mel’un” bir ruha sahip olduğunun açık delilidir. Akif, şiirinin ikinci kısmında Avrupalıların savaşta kullandıkları vasıtaların şiddet ve tesirini tasvir eder. Bunlardan her biri yüzlerce cana kıyar.

 

               Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtmede yer;

              

               Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

mısraları bu aletlerin dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiğini kuvvetle ifade eder. “Medeni Avrupalı”nın gayesi bu cehennem ateşinde Türk milletini ve İslamiyet’i yok etmektir.

Fakat Avrupalının unuttuğu bir gerçek vardır: İman! Tanrı’nın insanda tecellisi olan ruh, maddeden üstündür. Onu, ne kadar şiddetli olursa olsun, hiçbir maddi güç yok edemez. Akif, şiirinin ikinci bölümünde bu hakikati ortaya koyar:

 

               Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

               Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

               Hangi kuvvet, onu, hâşâ edecek kahrına ram?

               Çünkü tesisi-i ilahi o metin istihkâm

 

Çanakkale savaşında karşılaşan, birbirine tamamıyla zıt iki kuvvet, madde ile ruh, iki hayat görüşü ve iki medeniyettir. Sözde, “medeni” olan Avrupa, maddi gücüne güvenerek, dünyayı cehenneme çevirmiş, insandaki irade gücünü, Tanrı’yı, hak ve hakikati unutmuştur. Akif, bu düşüncesini “İstiklal marşı”nda da tekrarlar:

 

               Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

               Beşerin azmini tevkif edemez sun’-ı beşer.

 

İnsan iradesine inanç Akif’te çok kuvvetlidir ve bu inanç kaynağını İslamiyet’ten alır. İslamiyet’e göre Tanrı, yarattığı kâinattan çok üstündür. Kaynağını Tanrı’dan alan insan ruhu ise vücut gibi fani değil, ebedidir. Bir Müslüman bundan dolayı ölümden korkmaz. Asırlarca önce Yunus Emre, bu hakikati bir kılıç gibi yalın olan şu mısra ile ifade etmiştir:

 

               Ölmekten ne korkarsın, korkma ebedi varsın!

 

Akif, insanın gücünü, Tanrı ile olan münasebetini Safahat’ın birinci cildinde bulunan “insan” başlıklı şiirinde geniş, ihtişamlı mısralarla anlatmıştır. Akif’in bütün şiirlerinin arkasında bu insan görüşü vardır.

Savaşta düşmanı yenmek için ölümü göze almak lazımdır. Bir Müslüman için ölüm, yok olmak değil, Tanrı’ya kavuşmaktır. Bu inanç, Türk kültüründe Mevlana ve Yunus Emre’den bugüne kadar gelir. İnsanlık tarihinde Türkler kadar ölümü hiçe sayan bir millet yoktur. İslamiyet Türklerdeki bu anlaşılması güç ruh haline derin bir mana vermiştir.

              

               Ya devlet başa, ya kuzgun leşe

 

Türk atasözü Türkün hayat ve ölüm karşısında aldığı tavrı, veciz bir şekilde ifade eder. Devlet kelimesine ister ferdi saadet ve başarı, ister bir toplum olarak hür ve müstakil olarak yaşama manası verilsin, bu atasözü Türklerin hayatta, ölümü aşan kutsal bir değere inandıklarını gösterir. O değere sahip olamazsa Türk için yaşamanın bir manası yoktur. İslamiyet’ten önce Orhun harfleriyle yazılı mezar taşlarında, ölenlerin “erlik erdemi için” savaşları belirtilir. “Erlik erdemi” sözünü, bugünkü dile “insanlık şerefi” diye çevirebiliriz.

Devlet, milliyet, hürriyet, istiklal, hak, adalet gibi kutsal değerler uğruna ölenler cemiyet tarafından daima yüceltilmişlerdir. Akif de şiirin son kısmında ulvi değerler uğruna ölen Mehmetçik’i yüceltir:

 

               Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

mısraı ile başlayan parça 30 mısra sürmekle beraber, tek bir cümle gibidir. Bu cümleye, baştan sona kadar “hayranlık” ve “yüceltme” duygusu hâkimdir. Ulvi değerler uğruna ölme meydan okuması ve şahadeti, mütevazı bir asker olan  Mehmetçik’i efsanevi bir kahraman haline getirir. Mehmet Akif burada “yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatan” Mehmetçik’i yere, göğe sığdıramaz. Bütün yıldızlar âlemini onun “açık türbe”sinin üstüne “tavan” yapmak ister. Fakat yine de ona karşı duyduğu kutsal saygıyı gösterebildiğine inanmaz. Ölüm, din tarih, tabiat ve yücelik duygusu, Akif’e en lirik mısraları söyletir. Mehmetçik, bu ulvi değerlerin hepsini kendisinde toplayan ve ebedileştiren bir mihrak olur:

 

               “Bu taşındır” diyerek Kâbe’yi diksen başına;

                        Ruhumun vahyini duysan da geçirsem taşına;

                        Sonra gök kubbeyi alsam da rida namıyle,

                        Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;

                        Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

                        Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;

                        Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına

                        Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

                        Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

                        Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

                        Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

                        Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

 

Çanakkale şiirini okurken insan, duyduğu heyecanla Akif’in sanatını vücuda getiren maddi unsurları fark etmez. Unutmamak lazımdır ki, bütün sanatlar gibi şiir de, kendine has teknik vasıtalara dayanır. Şair bu vasıtaları ustalıkla kullanmak suretiyle, okuyucudan istediği duyguları uyandırır.

Akif’in vezin, kafiye ve dile nasıl hâkim olduğuna daha önce işaret etmiştik. Ulvi duyguları ifade eden son parça daha başka unsurları ihtiva ettiği için, kısaca onlar üzerinde de durmak istiyoruz. Burada ses bakımından birbirine benzer veya yakın kelimelerin tekrarlanmasıyla, ifadeye kuvvet verdiği görülür. Bu kısımda birinci beyt “asker-değer”, sonuncu beyt “makber-peygamber” kafiyeleriyle sona erer. Bu kafiyelerin, muhtevada anlatılan teme uygun olmaları dikkati çekicidir. Akif, parçanın ana kelimelerini kafiye olarak kullanmak suretiyle anların manalarını ayrı bir güç katmıştır. Mısra içlerinde onların sesine benzeyen veya yaklaşan daha birçok kelime vardır: “Bedr, kadar, dar, edvar, eder, mor, türbedar, asar, ufuklar…” Kafiyelerde kullanılan “tavan, oradan, kan, yan, hayran, hüsran” kelimeleri de, mısra içlerine benzer sesleri ihtiva eden kelimelerle desteklenir: “al(ı)n, arslan, şan kaynayan.”

 

               “Bu taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına

mısraından sonra gelem ve tek bir cümle teşkil eden on iki mısrada, yapı bakımından birbirine benzeyen ve paralel mısralar kurulmasına sebep olan: “diksem, duysam, geçirsem, alsam, çeksem, çatsam, uzatsam, getirsem, bekletsem, etsem, sarsam” kelimeleri de manaya refakat eden bir ahenk vücuda getirir.

Son parçada aralıklı olarak tekrarlanan “sen ki” kelimesi de heyecan ifadesi eden bir hitabet vasıtasıdır:

 

               Sen ki son ehl’i salıbin kırarak savletini,

               Şarkın en sevgilisi sultanı Selahaddin’i

               Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran..

mısralarında (s) aliterasyonu barizdir. Onlardan sonra gelen mısralarda geçen kelimelerin (s) ünsüzleri de dikkati çekicidir. Fonetik cihazlarıyla yapılacak inceleme, Akif’in şiirinde, ahenge mana kadar önem verdiğini daha kesin olarak ortaya koyabilir.

 

Sadeliği seven Akif, şiirlerinde, Servet’i fünuncuların düşkün oldukları sanatkârane sıfat ve benzetmelerden hoşlanmamakla beraber, Çanakkale’de ölen Mehmetçik’e türbe yaparken, az da olsa bunları kullanmaktan kendini alamamıştır. Gök kubbe-rida, mor bulutlar-tavan, yedi kandilli Süreyya-avize, mehtab-türbedar, tüllenen magrib-sargı arasında kurulan münasebetler muhtevaya uygun, yücelik duygusunu ifade eden benzetmelerdir.

Akif’in burada geniş şiir cümlesini kullanması da dikkati çekicidir. Bu suretle o, Mehmetçik’in türbesini vücuda getiren tarih, tabiat, din gibi unsurlara ihtişamlı bir bütünlük verir.

Çanakkale manzumesinde Akif, Çanakkale savaşına derin bir mana vermiş, Avrupa’nın insanı yok eden maddi medeniyeti karşısında Mehmetçik’te tecelli eden Türk-İslam ruhunun yüceliğini ortaya koymuştur. Onun bu manayı ifade edişinde, sanat gücünün büyük rolü vardır. Alelade bir dille bu mana kadar ihtişamlı bir şekilde anlatılamaz. 

 
Yorumlar (0)Add comments

Yorum yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
daha kucuk | daha buyuk

security image
Lutfen goruntulenen karakterleri yaziniz


busy
 
< Önceki   Sonraki >

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Dilimizin Geleceği
Dil bir toplumu toplum yapan unsurların en önemlisidir. Dilimizi bileni bizden, bilmeyeni yabancı sayarız. İnsanlar arasındaki ilişkiler dil ile kurulur, yürütülür, gelişir, kimi zaman ...
Cahit Zarifoğlu
1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakülte...
ANLATIM BOZUKLUKLARI
Anlatımın yazılı ve sözlü olmak üzere iki temel yolu vardır. İki anlatım yolu arasında kullanılan dil açısından farklılıklar olması doğaldır. Anlatımın işlek, açık ve etkili olması i...
ANLATIM BİÇİMLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Anlatım, bir kimseye bir şey hakkında bir şey söyleme, bir şey anlatma işidir. Bu söyleme ve anlatma gelişi güzel olmaz. Anlatımı yönlendiren, biçimlendiren yazarın amacıdırBir yazar, acaba söz veya...
5 HECECİLER
Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy)  1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiy...
19. Yüzyıldan Günümüze Türk Şiiri
TANZİMAT Tanzimat; düzenlemeler, yeğlemeler,ıslahat anlamına gelir, "tanzim"sözcüğünün çoğuludur. Tanzim ise Arapça "nazm"dan gelir. Sıraya koyma, dizme, sıralama, ıslah etme, ...
KEÇECİZADE İZZET MOLLA
Mevlevi tarikatına bağlı , derviş ruhlu, olgun bir insan olan Izzet Molla, nüktedan bir şairdir.Dürüst tabiatlı, kendisine yapılan iyilikleri unutmayan bir insan olduğundan , çok iyilik ve iltifatla...
Eşanlamlı Eski Ve Yeni Kelimeler
ESKİYENİabideanıtablembelirgeablukakuşatımacayipyabancıacele etmekİvmekaceleciivecenAcz (aciz)düşküadabı muaşeretgörgü  ...
Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı
Tasavvuf, Türklerin İslamiyet'i kabulunden sonra Anadolu'da kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine "mutasavvıf" denir. Mutasavvıflara göre, Allah'a bilmeden O'na ul...
TEVRİYE SANATI
Tevriye’nin lügat manası, bir şeyi arkaya atmak, örtmek demektir. Buna ihâm denildiği gibi bedî ile Arapça kitaplarında “tevcih” ve “tahyil” adları da verilmiştir. Edeb...
İRSÂL-İ MESEL SANATI
İrsâl-i Mesel veya Îrâd-ı Mesel adı verilen bu bedi` tâbir, kuruluş itibariyle birer birleşik teşbih görünümündedir. İrsâl-i Mesel’de söylenen düşünce bir taraf, bu düşünceyi p...
İŞTİKAK SANATI
Aynı kökten türemiş en az iki sözcüğü bir dize veya beyit içinde kullanmaktadır. İştikak da cinas sanatları içine girer. Yazılışları ve okunuşları aynı, fakat kökleri başka olan sözcüklerle yapılan ...
Behçet Necatigil
Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da doğdu. Kastamonu'lu olan babası Mehmet Necati Gönül, dersiam vaizdi. Uzun yıllar İstanbul'da, Beyoğlu ilçesinde müftü...
gazel
Aslı Arapça olan gazel sözcüğü; kadınlarla, sevgi üzerine arkadaşlık, ahbaplık etmek demektir. Edebiyat terimi olarak da, güzellikten, aşktan, onun yüzünden çekilen acılardan, içkide...
İKİ NOKTA ( : )
İKİ NOKTA ( : ) Başkasından aktarılan yazı ya da sözlerde, tırnak ya da konuşma çizgisinden önce: Cemo sopasını yere indirdi ve: - Git sopanı al öyleyse! Dayağı yiyeceksin. ...diye ...
Dil bilgisi giriş
Dil: İnsanların duygu, düşünce ve isteklerini anlatmak için kullandıkları ses ya da işaretler sistemidir. Dilbilgisi : Bir dili oluşturan sesleri, kelimeleri, cümleleri ve bunlarla ilgili kurallar...
KELİME
KELİME Türkçe kelimeleri anlamlarına, yapılarına ve cümlede aldıkları görevlere göre sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma aşağıdaki tabloyu meydana getirir. Anlamlar...
ZARFLAR
ZARFLAR     ZARFLAR     Hal Zarfları Zaman Zarfları Yer ve Yön Zarfları Azlık - Çokluk Zarflerı Soru Zarfları Yüklemin anlamını hal ve...
NOKTALI VİRGÜL ( ; )
NOKTALI VİRGÜL ( ; ) Birbirine bağlı, fakat her biri kendi içinde bağımsız cümleleri ayırmada: At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. İki cümle birbirine ve, ama, fakat, çün...
YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER
YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER 1. Basit Kelimeler: Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövd...
FİİLLER
FİİLLER FİİL: Varlıkların yaptıkları işleri, eylemleri, zaman ve kişiye bağlayarak anlatan kelimelere FİİL denir.           Fiil olan sözcük...
YAZIM KURALLARINA GİRİŞ
 Yazıda doğabilecek karışıklıkların önüne geçmek, yanlış okumayı önlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, herkesin aynı şekilde yazıp okumasını sağlamak için belirlenmiş olan kurallara imlâ...
PEKİŞTİRLMİŞ KELİMELERİN YAZILIŞI
 Pekiştirme sıfatları ve zarfları bitişik yazılır: dümdüz, sapsarı, mosmor, kapkara, apaçık, tertemiz, çepeçevre, sapasağlam, darmadağınık, yapayalnız, çırılçıplak, çepeçevre...
İNCELTME VE UZATMA İŞARETLERRİNİN YAZILIŞI
 Düzeltme işareti Türkçe olmayan kelimelerde kullanılan bir işarettir. Bu işaret hem uzatma hem de inceltme görevinde kullanılır. İnceltme görevi sadece "g, k, l" ünsüzleri için; uzat...
EDATLARIN YAZILIŞI
 Edat ve bağlaç olarak kullanılır. Yazılışları bakımından aralarında fark yoktur. Bu kelime kendinden önceki kelimeye bitişik de yazılabilir, ondan ayrı da... Bitişik yazılan "ile"...
ÜNLÜ UYUMUNA AYKIRI EKLERİN YAZILIŞI
 --yor (şimdiki zaman eki): Sadece -yor şeklinde yazılır, ünlü uyumlarına aykırıdır. geliyor, biliyor, istiyor, gizliyor... --ken (zarf-fiil eki): Ünlü uyumlarına aykırıdır. Sadece -ken şekl...

Spotlight

Stop
Play