Mahmed Akif’in okul kitaplarına
bazı mısraları çıkartılarak alınan büyük Çanakkale savaşını tasvir eden
manzumesi, İstiklal marşı’ndan önce
yazılmış en heyecan verici şiirlerden biridir. Onu tek başına okuyanlar
müstakil bir eser zannederler. Hâlbuki bu muhteşem şiir Akif’in muhavere
tarzında kaleme aldığı Asım adlı
kitabında bulunmaktadır. Müstakil olarak da büyük bir değer taşımakla beraber,
parça ile bütün arasında münasebet vardır.
Asım, Akif’in babasının
öğrencilerinden Köse İmam’ın oğludur. Akif, 1919 yılında yazdığı bu kitabında
Asım’ın babası Köse İmam ile konuşur. Kitabın başlıca konusunu Birinci Dünya
Savaşı yıllarında Türkiye’nin içinde bulunduğu durum teşkil eder. Halkın içinde
yaşayan, çok duygulu ve uyanık bir insan olan Köse İmam mahalleyi ve
mahalleliyi yakından tanır. Kitapta mahalle halkı dolayısıyla, o yıllar
Türkiye’sinin bütün meseleleri, konuşan şahsızların ağzından bir tiyatro
eserinde olduğu kadar canlı bir şekilde tasvir edilmiştir. Büyük bir nazım ve
dil ustası olan Akif’in kitabı, muhteva ve üslup bakımından realist bir roman
kadar zengindir.
Tanımış olduğu insanlar ve hayat
manzaraları Köse İmam’ı son derece kötümser etmiştir. Yeni nesil ona çok boş
görünür. Kitabın daha başından itibaren “nesl-i hazır”dan şikayet eden Köse
İmam, hocasının oğlu Akif’i de şakacı bir dille kınar. Bu vesile ile Akif, Köse
İmam’ın ağzından içtimai ve ahlaki değerlere ehemmiyet vermeyen eski ve yeni
Türk şairlerini tenkit eder. Safahat’ın
diğer ciltlerinde de bu nevi tenkitlere rastlarız.
Akif’in bu kitabına Asım adını vermesi, onu memleketi
kurtaracak neslin bir temsilcisi olarak görmesindendir. Memleketin durumundan
kötümserliğe düşen Köse İmam’a Akif, imamlı, azimli, hareketli bir genç olan
Asım’ı gösterir. Bu münasebetle aralarında şöyle bir konuşma olur:
---Şimdi, oğlum, kızacaksın ya,
fakat boş ne desen;
Bu rezalet beni me’yus ediyor atiden.
Hale baktıkça adam kahroluyor,
elde değil;
Bizi kim kurtaracak, var mı ki
bir başka nesil?
---Asım’ın nesli, hocam,
---Nerede?
---Hayır,
haksızsın?
Galiba oğlana pek fazla bugünler
hırsın?
---Asım’ın nesli..
diyorsun. Ne uzun boylu hayal!
---Asım’ın nesline münkad
olacak istikbal.
Sana vicdanımı açtım okudum,
dinlesene:
Söyleten başkasıdır, bakma hocam
söyleyene.
Akif’in böyle gelecekten emin
konuşmasına pek inanmayan Köse İmam:
---Güzel ama, ne faziletleri var
evladım?
diye sorar. Akif bu soruya şöyle
cevap verir:
---Ne fazilet mi? Çocuklar
koşuyor, aç çıplak,
Cepheden cepheye arslan gibi hiç
durmayarak.
Yine vardır bir ölüm korkusu
arslanda bile;
Yüz göz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyla!
Bundan sonra da:
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki
dünyada eşi?
diye başlayarak, Çanakkale’de, Asım’ın neslinin düşmana
karşı nasıl savaştığını tasvir eder.
Burada ton tamamıyla değişir ve
sohbetin yerini heyecanlı bir destan havası alır.
Çanakkale savaşını tasvir eden
parça ve umumiyetle kitabın bütünü Türk matbuatında derin akisler yaratır.
Hayatta ve edebiyatta bakış tarzı Akif’inkinden çok farklı olan Cenap
Şahabettin, Asım dolayısıyla yazdığı
makalede Akif’in yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük şairi
olarak gösterir.
Çanakkale savaşı üzerinde pek çok
yazı yazılmıştır. Bunlardan bazılarında savaş askeri bakımından ayrıntılı
olarak kuru bir üslupla tasvir olunur. Edebi bir Maskat taşıyanlarda Akif’in
şiirinin uyandırdığı heyecanı hissetmeyiz. Bir vaka’nın kendisi ile onun
anlatılışı birbirinden ayrı şeylerdir. Sanatta önemli olan konudan çok anlatış
tarzıdır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, sanat eseri konunun manasını çok
daha kuvvetli bir şekilde ortaya koyar. Sanatta önemli olan konudan çok anlatış
tarzıdır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, sanat eseri konunun manasını çok
daha kuvvetli bir şekilde ortaya koyar. Sanat eserinde duygu, vakıayı
aydınlatan bir ışık vazifesini görür. Üslup o ışığı yansıtan bir vasıtadır.
Akif, şiirinde Çanakkale savaşını
geniş bir “tablo” şeklinde ele alır. Burada gerçekten “resim sanatına has” göze
hitap eden unsurlar önemli bir yer tutar. Biz şiiri okurken adeta savaş
tablosunu, daha doğrusu bir savaş filmini seyreder gibi oluruz. Zira burada
sadece tablolarda olduğu gibi “statik bir manzara” değil, film sanatına has bir
“hareketlilik” söz konusudur. Şair bu “hareketlilik” i mısraların arka arkaya
sıralanışından faydalanarak temin eder. Film şeridinde olduğu gibi her mısra,
vaka’nın ayrı bir görüntüsünü verir.
Öteden
saikalar parçalıyor afakı:
Beriden
zelzeleler kaldırıyor a’makı…
mısralarıyla başlayan kısımda bu teknik açıkça görülür.
Akif’ten önce Cenab Şahabettin “Elhan-ı Şita” adlı şiirinde mısraların arka
arkaya sıralanışını bir hareket vasıtası olarak kullanmıştır. Cenab’ın Akif’i
beğenmesinde bu “teknik başarı”nın da rolü olduğunu sanıyorum.
Akif şiirlerini toplayan kitapların
bütününe Safahat adını vermiştir. Bu
bize onun şiirlerini tiyatro veya sinemada olduğu gibi, “safahat” kelimesinin
de belirttiği üzere, “değişen sahneler” olarak ele aldığını gösterir. Stendhal,
romanı bir cadde üzerinde gezdirilen aynaya benzetir. Safahat’ı bütün olarak okuyanlar bu intibaı alırlar. Yalnız
Çanakkale manzumesinde değil, Akif’in bütün şiirlerinde bir hareketlilik
vardır. Akif, hayatı Fikret veya Cenab gibi pencereden seyretmez, sokak sokak
dolaşır. O yerinde durmaktan hoşlanmayan, her şeyi görmek, incelemek isteyen
bir mizaca sahiptir. Safahat’ta onun
bu mizacını gösteren pek çok örnek vardır.
Akif’in şiirlerinde duygular,
düşünceler, hayaller, şiir boyunca durmadan değişir. Bu bakış ve yapı tarzı
onun şiirlerine bir “zenginlik” verir. Çanakkale şiirinde her mısraın bir
unsuru ihtiva edişi ona bir zenginlik kazandırır. Bunlardan büyük bir kısmı,
“müşahhas”tır. Akif’in şiirlerinde “müşahhas”, “hareketlilik” kadar önemlidir.
Savaşı tasvir eden kısımda Akif:
O ne müdhiş tipidir: savrulur
enkaz-ı beşer…
demekle yetinmez.
Kafa, göz gövde, bacak, kol,
çene, parmak, el, ayak
mısraı ile savrulan “enkaz-ı beşer”i bir bir sayar.
Gerçekçiliğin özelliklerinden biri, “müşahhas ayrıntı zenginliği”dir. Çanakkale
manzumesinde olduğu gibi Akif’in diğer şiirlerinde de bu “müşahhas ayrıntı
zenginliği”ni görürüz. Resim ve filimde de önemli olan bu değimlidir?
Varlık, “mücerret” değil,
“müşahhas”tır. Sanat eserlerinde hayat, iyi seçilmiş “müşahhas ayrıntılar”
vasıtasıyla kurulur.
Çanakkale manzumesi, “hareketli
bir tablo” veya bir film manzarasını andırmakla beraber, Akif şiirine kendi
duygularını da karıştırır. Çanakkale savaşı korkunç bir savaştır. Bu savaş
karşısında insan soğukkanlılığını muhafaza edemez. Zaten şairin vazifesi alim
gibi soğuk kanlı olmak değil, vakıalar karşısında duygularını okuyucusuna
aktarmaktır.
Çanakkale savaşı insanlık için
bir yüz karasıdır. Onu çıkaran Avrupalı vücuda getirdiği “maddi medeniyet”
bakımından “ileri” olmakla beraber, “manevi değerler” bakımından aşağılık bir
varlıktır. Şiirin birinci kısmında Akif, Çanakkale’ye hücum eden Avrupalıları
tasvir eder ve onlara karşı duyduğu hissi belirtir.
Türkler Tanzimat’tan beri
Avrupalıya “müsbet” bir gözle bakmışlardır. Avrupalı demek “medeni” demektir.
Hâlbuki Avrupalı aslında “vahşi”dir. Medeniyet onun yüzünde ince bir maskeden
ibarettir.
Nerde—gösterdiği
vahşetle, “bu bir Avrupalı”
Dedirir---yırtıcı,
his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa
gelmiş, açılıp mahbesi yahut kafesi!
mısraları ve onları takip edenler, Avrupalının saldırgan
yönünü ortaya koyar.
Türkiye’ye hücum edenler sadece
Avrupalılar değildir. Avrupalı, sömürgelerden getirdiği askerleri de bu savaşa
sürüklemiştir. Akif bu kalabalığı dikkati çekici ayrıntı ve benzetmelerle
tasvir eder:
Eski dünya,
Yeni dünya, bütün akvam-ı beşer
Kanıyor
kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.
Yedi
iklimi cihanın duruyor karşısında,
Ostralya’yla
beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler
başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sade
bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi
Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…
Hani,
taüna da züldür bu rezil istila!
Ah
o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asil,
Ne
kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil
mısraların da alaylı bir hiddet vardır. Kafiye olarak kullanıldıkları
için daha da dikkati çeken ve birbirine zıt mana taşıyan “asil” ve “sefil”
kelimeleri, Avrupalının dış görünüşü ile iç yüzünü ortaya koyar.
Döktü
karnındaki esrarı hayâsızcasına
Maske
yırtılmasa hala bize afetti o yüz.
mısraları da hiddetli bir ton taşımakla beraber, Avrupa
medeniyetinin aldatıcı, korkunç hüviyetini belirtir.
İcat etmiş olduğu yıkıcı ve
öldürücü vasıtlar Avrupalının ne kadar “mel’un” bir ruha sahip olduğunun açık
delilidir. Akif, şiirinin ikinci kısmında Avrupalıların savaşta kullandıkları
vasıtaların şiddet ve tesirini tasvir eder. Bunlardan her biri yüzlerce cana
kıyar.
Ölüm
indirmede gökler, ölü püskürtmede yer;
…
Yıldırım
yaylımı tufanlar, alevden seller.
mısraları bu aletlerin dünyayı nasıl bir cehenneme
çevirdiğini kuvvetle ifade eder. “Medeni Avrupalı”nın gayesi bu cehennem
ateşinde Türk milletini ve İslamiyet’i yok etmektir.
Fakat Avrupalının unuttuğu bir
gerçek vardır: İman! Tanrı’nın insanda tecellisi olan ruh, maddeden üstündür.
Onu, ne kadar şiddetli olursa olsun, hiçbir maddi güç yok edemez. Akif,
şiirinin ikinci bölümünde bu hakikati ortaya koyar:
Ne
çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır
kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi
kuvvet, onu, hâşâ edecek kahrına ram?
Çünkü
tesisi-i ilahi o metin istihkâm
Çanakkale savaşında karşılaşan,
birbirine tamamıyla zıt iki kuvvet, madde ile ruh, iki hayat görüşü ve iki
medeniyettir. Sözde, “medeni” olan Avrupa, maddi gücüne güvenerek, dünyayı
cehenneme çevirmiş, insandaki irade gücünü, Tanrı’yı, hak ve hakikati
unutmuştur. Akif, bu düşüncesini “İstiklal marşı”nda da tekrarlar:
Sarılır,
indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin
azmini tevkif edemez sun’-ı beşer.
İnsan iradesine inanç Akif’te çok
kuvvetlidir ve bu inanç kaynağını İslamiyet’ten alır. İslamiyet’e göre Tanrı,
yarattığı kâinattan çok üstündür. Kaynağını Tanrı’dan alan insan ruhu ise vücut
gibi fani değil, ebedidir. Bir Müslüman bundan dolayı ölümden korkmaz.
Asırlarca önce Yunus Emre, bu hakikati bir kılıç gibi yalın olan şu mısra ile
ifade etmiştir:
Ölmekten
ne korkarsın, korkma ebedi varsın!
Akif, insanın gücünü, Tanrı ile
olan münasebetini Safahat’ın birinci
cildinde bulunan “insan” başlıklı şiirinde geniş, ihtişamlı mısralarla anlatmıştır.
Akif’in bütün şiirlerinin arkasında bu insan görüşü vardır.
Savaşta düşmanı yenmek için ölümü
göze almak lazımdır. Bir Müslüman için ölüm, yok olmak değil, Tanrı’ya
kavuşmaktır. Bu inanç, Türk kültüründe Mevlana ve Yunus Emre’den bugüne kadar
gelir. İnsanlık tarihinde Türkler kadar ölümü hiçe sayan bir millet yoktur.
İslamiyet Türklerdeki bu anlaşılması güç ruh haline derin bir mana vermiştir.
Ya
devlet başa, ya kuzgun leşe
Türk atasözü Türkün hayat ve ölüm
karşısında aldığı tavrı, veciz bir şekilde ifade eder. Devlet kelimesine ister
ferdi saadet ve başarı, ister bir toplum olarak hür ve müstakil olarak yaşama
manası verilsin, bu atasözü Türklerin hayatta, ölümü aşan kutsal bir değere
inandıklarını gösterir. O değere sahip olamazsa Türk için yaşamanın bir manası
yoktur. İslamiyet’ten önce Orhun harfleriyle yazılı mezar taşlarında, ölenlerin
“erlik erdemi için” savaşları belirtilir. “Erlik erdemi” sözünü, bugünkü dile
“insanlık şerefi” diye çevirebiliriz.
Devlet, milliyet, hürriyet,
istiklal, hak, adalet gibi kutsal değerler uğruna ölenler cemiyet tarafından
daima yüceltilmişlerdir. Akif de şiirin son kısmında ulvi değerler uğruna ölen
Mehmetçik’i yüceltir:
Ey,
bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
mısraı ile başlayan parça 30 mısra sürmekle beraber, tek bir
cümle gibidir. Bu cümleye, baştan sona kadar “hayranlık” ve “yüceltme” duygusu
hâkimdir. Ulvi değerler uğruna ölme meydan okuması ve şahadeti, mütevazı bir
asker olanMehmetçik’i efsanevi bir
kahraman haline getirir. Mehmet Akif burada “yaralanmış tertemiz alnından,
uzanmış yatan” Mehmetçik’i yere, göğe sığdıramaz. Bütün yıldızlar âlemini onun
“açık türbe”sinin üstüne “tavan” yapmak ister. Fakat yine de ona karşı duyduğu
kutsal saygıyı gösterebildiğine inanmaz. Ölüm, din tarih, tabiat ve yücelik
duygusu, Akif’e en lirik mısraları söyletir. Mehmetçik, bu ulvi değerlerin
hepsini kendisinde toplayan ve ebedileştiren bir mihrak olur:
“Bu
taşındır” diyerek Kâbe’yi diksen başına;
Ruhumun
vahyini duysan da geçirsem taşına;
Sonra
gök kubbeyi alsam da rida namıyle,
Kanayan
lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Mor
bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi
kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen
bu avizenin altında, bürünmüş kanına
Uzanırken,
gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın
gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün
fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen
mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine
bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Çanakkale şiirini okurken insan,
duyduğu heyecanla Akif’in sanatını vücuda getiren maddi unsurları fark etmez. Unutmamak
lazımdır ki, bütün sanatlar gibi şiir de, kendine has teknik vasıtalara
dayanır. Şair bu vasıtaları ustalıkla kullanmak suretiyle, okuyucudan istediği
duyguları uyandırır.
Akif’in vezin, kafiye ve dile
nasıl hâkim olduğuna daha önce işaret etmiştik. Ulvi duyguları ifade eden son
parça daha başka unsurları ihtiva ettiği için, kısaca onlar üzerinde de durmak
istiyoruz. Burada ses bakımından birbirine benzer veya yakın kelimelerin
tekrarlanmasıyla, ifadeye kuvvet verdiği görülür. Bu kısımda birinci beyt
“asker-değer”, sonuncu beyt “makber-peygamber” kafiyeleriyle sona erer. Bu
kafiyelerin, muhtevada anlatılan teme uygun olmaları dikkati çekicidir. Akif,
parçanın ana kelimelerini kafiye olarak kullanmak suretiyle anların manalarını
ayrı bir güç katmıştır. Mısra içlerinde onların sesine benzeyen veya yaklaşan
daha birçok kelime vardır: “Bedr, kadar, dar, edvar, eder, mor, türbedar, asar,
ufuklar…” Kafiyelerde kullanılan “tavan, oradan, kan, yan, hayran, hüsran”
kelimeleri de, mısra içlerine benzer sesleri ihtiva eden kelimelerle
desteklenir: “al(ı)n, arslan, şan kaynayan.”
“Bu
taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına
mısraından sonra gelem ve tek bir cümle teşkil eden on iki
mısrada, yapı bakımından birbirine benzeyen ve paralel mısralar kurulmasına
sebep olan: “diksem, duysam, geçirsem, alsam, çeksem, çatsam, uzatsam,
getirsem, bekletsem, etsem, sarsam” kelimeleri de manaya refakat eden bir ahenk
vücuda getirir.
Son parçada aralıklı olarak
tekrarlanan “sen ki” kelimesi de heyecan ifadesi eden bir hitabet vasıtasıdır:
Sen
ki son ehl’i salıbin kırarak savletini,
Şarkın
en sevgilisi sultanı Selahaddin’i
Kılıç
Arslan gibi iclaline ettin hayran..
mısralarında (s) aliterasyonu barizdir. Onlardan sonra gelen
mısralarda geçen kelimelerin (s) ünsüzleri de dikkati çekicidir. Fonetik
cihazlarıyla yapılacak inceleme, Akif’in şiirinde, ahenge mana kadar önem
verdiğini daha kesin olarak ortaya koyabilir.
Sadeliği seven Akif, şiirlerinde,
Servet’i fünuncuların düşkün oldukları sanatkârane sıfat ve benzetmelerden hoşlanmamakla
beraber, Çanakkale’de ölen Mehmetçik’e türbe yaparken, az da olsa bunları
kullanmaktan kendini alamamıştır. Gök kubbe-rida, mor bulutlar-tavan, yedi
kandilli Süreyya-avize, mehtab-türbedar, tüllenen magrib-sargı arasında kurulan
münasebetler muhtevaya uygun, yücelik duygusunu ifade eden benzetmelerdir.
Akif’in burada geniş şiir
cümlesini kullanması da dikkati çekicidir. Bu suretle o, Mehmetçik’in türbesini
vücuda getiren tarih, tabiat, din gibi unsurlara ihtişamlı bir bütünlük verir.
Çanakkale manzumesinde Akif,
Çanakkale savaşına derin bir mana vermiş, Avrupa’nın insanı yok eden maddi
medeniyeti karşısında Mehmetçik’te tecelli eden Türk-İslam ruhunun yüceliğini
ortaya koymuştur. Onun bu manayı ifade edişinde, sanat gücünün büyük rolü
vardır. Alelade bir dille bu mana kadar ihtişamlı bir şekilde anlatılamaz.
Dilimizin Geleceği
Dil bir toplumu toplum yapan
unsurların en önemlisidir. Dilimizi bileni bizden, bilmeyeni yabancı sayarız.
İnsanlar arasındaki ilişkiler dil ile kurulur, yürütülür, gelişir, kimi zaman
...
Cahit Zarifoğlu
1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının
memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı.
Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakülte...
ANLATIM BOZUKLUKLARI
Anlatımın yazılı ve
sözlü olmak üzere iki temel yolu vardır. İki anlatım yolu arasında kullanılan
dil açısından farklılıklar olması doğaldır. Anlatımın işlek, açık ve etkili
olması i...
ANLATIM BİÇİMLERİ VE ÖZELLİKLERİ Anlatım, bir kimseye bir şey hakkında bir şey söyleme, bir
şey anlatma işidir. Bu söyleme ve anlatma gelişi güzel olmaz. Anlatımı
yönlendiren, biçimlendiren yazarın amacıdırBir yazar, acaba söz veya...
5 HECECİLER Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiy...
19. Yüzyıldan Günümüze Türk Şiiri TANZİMAT
Tanzimat; düzenlemeler, yeğlemeler,ıslahat anlamına gelir,
"tanzim"sözcüğünün çoğuludur. Tanzim ise Arapça "nazm"dan gelir. Sıraya
koyma, dizme, sıralama, ıslah etme, ...
KEÇECİZADE İZZET MOLLA Mevlevi tarikatına bağlı , derviş ruhlu, olgun bir insan olan Izzet
Molla, nüktedan bir şairdir.Dürüst tabiatlı, kendisine yapılan
iyilikleri unutmayan bir insan olduğundan , çok iyilik ve iltifatla...
Eşanlamlı Eski Ve Yeni Kelimeler
ESKİYENİabideanıtablembelirgeablukakuşatımacayipyabancıacele etmekİvmekaceleciivecenAcz (aciz)düşküadabı muaşeretgörgü
...
Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı
Tasavvuf,
Türklerin
İslamiyet'i
kabulunden sonra Anadolu'da
kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine "mutasavvıf" denir.
Mutasavvıflara göre, Allah'a
bilmeden O'na ul...
TEVRİYE SANATI Tevriye’nin lügat manası, bir şeyi arkaya
atmak, örtmek demektir. Buna ihâm denildiği gibi bedî ile Arapça kitaplarında
“tevcih” ve “tahyil” adları da verilmiştir. Edeb...
İRSÂL-İ MESEL SANATI
İrsâl-i Mesel veya Îrâd-ı Mesel adı
verilen bu bedi` tâbir, kuruluş itibariyle birer birleşik teşbih
görünümündedir. İrsâl-i Mesel’de söylenen düşünce bir taraf, bu düşünceyi
p...
İŞTİKAK SANATI Aynı kökten türemiş en az iki sözcüğü bir
dize veya beyit içinde kullanmaktadır. İştikak da cinas sanatları içine girer.
Yazılışları ve okunuşları aynı, fakat kökleri başka olan sözcüklerle yapılan
...
Behçet Necatigil Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da doğdu.
Kastamonu'lu olan babası Mehmet Necati Gönül, dersiam vaizdi. Uzun yıllar İstanbul'da, Beyoğlu ilçesinde müftü...
gazel
Aslı Arapça olan gazel
sözcüğü; kadınlarla, sevgi üzerine arkadaşlık, ahbaplık etmek demektir.
Edebiyat terimi olarak da, güzellikten, aşktan, onun yüzünden çekilen
acılardan, içkide...
İKİ NOKTA ( : )
İKİ
NOKTA ( : )
Başkasından aktarılan yazı ya da sözlerde, tırnak ya da
konuşma çizgisinden önce:
Cemo sopasını yere indirdi ve:
- Git sopanı al öyleyse! Dayağı yiyeceksin. ...diye ...
Dil bilgisi giriş Dil: İnsanların duygu,
düşünce ve isteklerini anlatmak için kullandıkları ses ya da işaretler
sistemidir.
Dilbilgisi :
Bir dili oluşturan sesleri, kelimeleri, cümleleri ve bunlarla ilgili kurallar...
KELİME
KELİME
Türkçe
kelimeleri anlamlarına, yapılarına ve cümlede aldıkları görevlere göre
sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma aşağıdaki tabloyu meydana getirir.
Anlamlar...
ZARFLAR
ZARFLAR
ZARFLAR
Hal Zarfları
Zaman Zarfları
Yer ve Yön Zarfları
Azlık - Çokluk Zarflerı
Soru Zarfları
Yüklemin anlamını hal ve...
NOKTALI VİRGÜL ( ; )
NOKTALI
VİRGÜL ( ; )
Birbirine bağlı, fakat her biri kendi içinde bağımsız
cümleleri ayırmada:
At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.
İki cümle birbirine ve, ama, fakat, çün...
YAPILARI BAKIMINDAN KELİMELER
YAPILARI
BAKIMINDAN KELİMELER
1. Basit Kelimeler:
Kelime kökü ek alsa bile anlamca bir değişikliğe uğramamışsa, bu tip kelimelere
BASİT KELİMELER denir. Genellikle kök halindeki (bazen gövd...
FİİLLER
FİİLLER
FİİL: Varlıkların
yaptıkları işleri, eylemleri, zaman ve kişiye bağlayarak anlatan kelimelere FİİL denir.
Fiil olan sözcük...
YAZIM KURALLARINA GİRİŞ Yazıda doğabilecek karışıklıkların önüne geçmek, yanlış okumayı önlemek,
okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, herkesin aynı şekilde yazıp okumasını
sağlamak için belirlenmiş olan kurallara imlâ...
İNCELTME VE UZATMA İŞARETLERRİNİN YAZILIŞI Düzeltme işareti Türkçe olmayan kelimelerde kullanılan bir işarettir. Bu
işaret hem uzatma hem de inceltme görevinde kullanılır. İnceltme görevi sadece
"g, k, l" ünsüzleri için; uzat...
EDATLARIN YAZILIŞI Edat ve bağlaç olarak kullanılır.
Yazılışları bakımından aralarında fark yoktur.
Bu kelime kendinden önceki kelimeye bitişik de yazılabilir, ondan ayrı da...
Bitişik yazılan "ile"...
ÜNLÜ UYUMUNA AYKIRI EKLERİN YAZILIŞI --yor (şimdiki zaman eki): Sadece -yor şeklinde yazılır, ünlü uyumlarına
aykırıdır.
geliyor, biliyor, istiyor, gizliyor...
--ken (zarf-fiil eki): Ünlü uyumlarına aykırıdır. Sadece -ken şekl...